











Bir Pazar sabahı, ortalık ışımadan sokağa çıkıyorum. Ankaralıların çoğu derin uykuda…
Kaldırımda birkaç güvercin, cop kamyonundan kalan ekmek kırıntılarını alabilmek için gagasını ha bire betona vuruyor. Dayanamıyorum sese, yanlarına yürüyorum. Beni görünce uçup gidiyorlar. Durup arkalarından gökyüzüne bakıyorum. Beni görünce uçup gidiyorlar.
Simsiyah bulutlar içinde kanat izleri kalıyor.
Kuru ayazlar çoktan başlamış. Göçmen kuşlar kuşlar gitmiş. Sakat, yorgun ve hasta olanlar bir dalda , bir saçakta, bir kaldırımda olumu bekliyor. Yapraklar sokakta sari sel olmuş , küçük bir esintiyle oradan oraya sürükleniyor. Ağaçlar kısa soyunmuş. Çiçekler ve otlar kurumuş, boşuna çabalıyor, cimleri sulayan belediye görevlileri .Bahara kadar yeşermeyecekler.
Ellerim cebimde, Mithatpasa’dan Yüksel Caddesi’ne yöneliyorum. Kızılay’a gideceğim…Caddede kendi ayak sesimden baksa ses yok. Koca Ankara seferberlik nedeniyle boşaltılmış gibi. Arada, uzak caddelerden bir araba geçiyor. Sonra yeniden sessizlik sarıyor çevremi.
Solumda, Mimar Kemal ilköğretim okulu. Tarihi yapısıyla, çevredeki kotu binaların içinde, yıldız gibi parlıyor. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki güzelliğini duyumsatıyor insana. Kim bilir kaç bin mezun verdi?
Kim bilir kaç kuşak çocukluk anılarını bıraktı bu bahçeye? Otopark olduktan sonra kim bilir kaç çocuğun anisi kalıyor, bahçeye park
Mevsim sonbahar, Ankara’yı hüzün sarmış. Hüzün sarmış yeryüzünü ve gökyüzünü.
Ankara / Polatlı’da devlet kuran Frigler ; her sonbaharda doğa oluyor diye , üzüntü ayinleri düzenlermiş. Yoksa ; beni ve Ankara’ yi saran hüzün , Frigyalilardan mi kaldı? Yoksa , yoksa ; Yüksel caddesin başında, kağıt mendil satan küçük Kızın gözlerindeki hüzün mu bu ?
Sabahın köründe yaşadığım ne? Kim bırakmış bu çocuğu bu saatte buraya?
Simdi Sabah ya! Yüksel caddesinde Bütün banklar bos. Caddenin ortasında belinde bir adam, caddenin girişine başını cevirmiş dikiliyor. Sis olsa, ayakta donmuş kalmış diyeceğim; ama kış değil! Biraz daha yaklaşıyorum. Kıpırdamıyor. Yontu olduğunu; ancak yanına vardığım zaman anlıyorum. “ Yalnız Adam yontusu” gerçeğe ne kadar da yakin, omzuna dokunup yürüyorum. Az ötede, “bankta oturan yalnız kadın yontusu” var. Usulca selamlıyorum onu da…Gelmeyen sevgilisini bekliyor olmalı. Başka neyi düşünerek bu eseri yapmış olabilir yontucu. Yine de sevgili(si) nin dönmesi için bir umut var. Umut içinde beklemek gerek gidenleri. Sayılı gün değil mi, gelir geçer. Yoksa olu sevgili mi, bekledigi(miz) ? Ne korkunç; sevgilimizi olumun alıp götürmesi. Az mi, çevremizde olu sevgiliyi umut içinde bekleyen ! Az mi, mezarının üstündeki arsız otları sevgiyle bütünler! Az mi aramızda olumu özleyenler! Olumu sevgiliye kavuşmak olarak görenler!..
Bir kez daha hüzün kaplıyor içimi. Biz Türkler kadar içinde hüzün bulutları gezdiren başka ulus yoktur dünyada.. Oyun havalarımız bile hüzün yüklüdür bizim.
Az ötede: İnsan Hakları Anıtı var. Anıt kız, boyuna kitap okuyor. Ne kadar da anlamlı bir yontu!.. içime bir aydınlık yayılıyor. İnsanlara haklarını tam olarak uygulamak; ancak ancak kitapların yarattığı aydınlıkla olacak…
Biraz ilerleyince Karanfil sokağa varıyorum. Bu sokak bana Ahmet Arif’i anımsatıyor. Karanfil sokak’tan Ahmet Arif çıkıp gelecekmiş gibi…Görmedim kendisini; ama çokça dinledim görenlerden;
|
Karanfil Sokağında bir camlı bahçe Güven Park’ta yoksul ayakkabı boyacısı çocuklar, kendilerine birer ağaç seçmişler, altında musteri bekliyorlar. Her birinin önünde büyünden büyük boyacı sandığı var. Önlerinden gecen insanin gözünün içine bakıp “ Agbi boyayalım!” diyorlar.Üst baş dökülüyor. Ayaklarında yazdan kalan terlikler.Arada bir kavga ediyorlar. Karşılarında kocaman bir çocuk bahçesi var. Gözleri, oradaki oyuncaklarda. Ekmek parasıyla çocukluk arasında gidip geliyorlar! Çocukların yazgısı dünyanın her yerinde ayni! Bütün acıları yüklenmişler sırtlarına. Irakta bombalanan kentlerin sokak aralarında ayakkabı boyayan çocuklar. Kabil’de dağlardan su taşıyan çocuklar. Altindag’ da, Akdere’de, Mamak’ta sokak aralarında oynayan çıplak ayaklı çocuklar. Uzakdoğu’ da seks kölesi yapılan çocuklar. Dövülen, sövülen, horlanan , taciz edilen, aşağılanan çocuklar… Binlerce yıldan beri, çocukların çektiği bu kadar acıyı, nasıl taşıyor bu kentler? Yüksel Caddesi’nde bir çayevine oturup, cay-simit soyluyorum kendime. Çankaya Belediyesi’nin temizlik isçileri sokakları ve acıları süpürmeye cıkmışlar. Biraz sonra Ankaralılar sokağa çıktığında; hiçbir acının izlerini göremeyecek. Pırıl parıl olacak Ankara’nın sokakları. Ne gecenin , ne de çocukların acısı kalacak… Gün bir adam boyu yükselince, kahvaltısını yapacak öteki çocuklar. Babaları ellerinden tutacak ve sinemaya, tiyatroya götürecek. Büyük marketlerden istedikleri oyuncakları aldıracaklar. İstediği hamburgeri yiyebilecekler! Parmaklarını uzatmaları yetecek istediklerine sahip olmaları için… Ya, Guvenpark’taki, Battal Gazi’deki, Sentepe’deki, Akdere’deki, Kale’deki çocuklar? Havai fişeklerin atıldığı arabesk konserlerde ellerine tutuşturulan plastik toplarla yoksulluklarını silebilecekler mi? |














