Dünyanın En Zengin Dili Türkçemize Sahip Çıkalım

Dünyanın En Zengin Dili Türkçemize Sahip Çıkalım

Dünyanın En Zengin Dili Türkçemize Sahip Çıkalım

Dünyanın En Zengin Dili Türkçemize Sahip Çıkalım

Dünyanın En Zengin Dili Türkçemize Sahip Çıkalım
14 Haziran 2009 - 05:33
-----Sponsorlu Bağlantılar-----

Yine, bazı dostların “Uzun bir yazı ile karşımıza çıkıyorsun” şeklindeki serzenişleri ile karşılaşacağımı biliyorum. Kısa yazmak, hızlı tüketimin getirdiği hayat tarzının bir gerekliliği olabilir. Gazetelerin, yol kenarlarındaki tabelalar gibi adeta bir bakışta kavranacak kısa köşe yazıları, bir ihtiyacın neticesi olarak kabul edilebilir. Bu tip yazılar, çoğunlukla bir meseleye işaret ederek, bir görevi de yerine getirebilirler. Ancak, meseleleri kökten ele almak ve detayıyla gündeme taşımak niyetindeyseniz, işin şekli değişiyor. Daha doğrusu kapsayıcı bir bakış açısı ile meselelere yaklaşıyor ve mesele her neyse, enine boyuna inceleyerek ortaya bir çözüm yolu koymak istiyorsanız, kısacası düşünmek ve düşündürtmek arzusundaysanız, tekrara ve gereksizliğe düşmeden uzun yazmak mecburiyetini hissediyorsunuz.

Bu yazımda “dil”den, daha doğrusu Türkçeden bahsedeceğim.

Dilin ilmi tarifi ile konuyu detaylandıracak değilim. Tarihi süreç içerisindeki Türkçenin durumundan bahsetmeyecek, günümüzde Türkçenin düşürüldüğü perişan durumu da detayıyla dile getirmeyeceğim.

Türkçenin ne olduğu ve gücü hakkındaki tespitleri ve belgeleri gündeme taşıyarak; ihmallerle, ihanetlerle, boş vermişliklerle, sahip olduklarımızın değerini bilmemekle neleri kaybettiğimizi ortaya koymaya çalışacağım.

Atatürk, 1932 yılında TBMM’yi açış nutkunda, dil inkılabının başlaması ve Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nin kurulması dolayısıyla dil meselesine temas etmiş ve şunları söylemiştir:

“Türk dilinin kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğe kavuşması için, bütün devlet teşkilatımızın dikkatli, alâkalı olmasını isteriz.

Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması, milli hissin gelişmesinde başlıca müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki, bu dil şuurla işlensin. Ülkesini ve yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk Milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”

Bu belirlemeden sonra dilin önemine işaret etmek anlamında yüzyıllar öncesinden geldiği söylenen bir anekdota yer vermek istiyorum:

“Konfüçyüs’e sordular:

- Bir ülkeyi yönetmeye çağrılsaydınız, yapacağınız ilk iş ne olurdu?

Büyük düşünür şöyle cevap verdi:

- Hiç şüphesiz dili gözden geçirmekle işe başlardım. Dil düzensiz olursa, sözler düşünceyi iyi anlatamaz. Düşünce iyi anlatılamazsa, yapılması gereken şeyler doğru yapılamaz. Görevler gereği gibi yapılamazsa, âdetler ve kültür bozulur. Âdetler ve kültür bozulursa, adalet yanlış yola sapar. Adalet yoldan çıkarsa, şaşkınlık içine düşen halk, ne yapacağını, işin nereye varacağını bilemez.”

İşte bunun için hiçbir şey dil kadar önemli değildir.

Dünyada konuşan sayısına göre dillerin sıralaması

UNESCO’nun yaptığı bir araştırmada konuşan sayısına göre diller şu şekilde sıralanmaktadır:

1- İngilizce 1,7 milyar kişi

2- Çince 1,1 milyar kişi

3- Hintçe 430 milyon kişi

4- İspanyolca 380 milyon kişi

5- Arapça 210 milyon kişi

6- Türkçe 200 milyon kişi

7- Fransızca 130 milyon kişi

8- Almanca 125 milyon kişi

Görüldüğü gibi Türkçe, konuşan sayısına göre, büyük diller sıralamasında 6. (altıncı) sıradadır (TÖMER-Türkçe Öğretim Merkezi, Dil Dergisi, s. 59, Ağustos 1997).

Dünya haritasını Asya ve Avrupa kıtalarını ön plana çıkaracak şekilde, bir an için gözünüzün önüne getirin. Ve kuzeyden güneye 3 bin kilometrelik, doğu-batı yönünde de 7 bin kilometrelik bir coğrafyada çeşitli lehçe ve şiveleriyle, Türkçenin konuşulduğunu düşünün. Dilleri müşterek olan böyle bir Türk dünyasının, paylaşacakları ortak bir idealde buluşmalarıyla neler başarabileceklerini bir an için hayal edin.

Ardından Gaspıralı İsmail’in “Dilde, fikirde, işte birlik” söyleyişindeki derin manayı anlamaya çalışın.

Sonra da Büyük Atatürk’ün, Cumhuriyetimizin 10. yılında yaptığı aşağıdaki konuşmasını okuyun ve tekrar düşünün:

“Bugün Sovyetler Birliği dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat, yarın ne olacağını kimse bugünden kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir, ufalanabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir.

Bizim, bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır.

Milletler buna nasıl hazırlanır?

Manevi köprüleri sağlam tutarak.

Dil bir köprüdür.

İnanç bir köprüdür.

Tarih bir köprüdür.

Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimiz içinde bütünleşmeliyiz. Onların (Dış Türklerin) bize yaklaşmasını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekli.”


Türkçe en zengin dil

Türkçe, dünyada en fazla konuşulan 6. dil olmanın yanı sıra, “yapım eki” açısından da en zengin dildir.

Bu konunun anlaşılabilmesi için, kısaca da olsa, “yapı bakımından diller” hakkında genel bir bilgi vermek gerekiyor.

Dünyadaki tüm diller genel anlamda yapı bakımından üçe ayrılırlar:

1- İçten kırılmalı (bükümlü) diller

2- Tek heceli diller

3- Sondan eklemeli diller

Yapı bakımından üçe ayrılan diller, yeni kavramları karşılamak, yani yeni kelimeler oluşturmak için farklı yollar takip ederler.

İçten kırılmalı dillerden olan Arapçadan örnekle devam edelim. Mesela, “mektep” kelimesinin “k, t, p” sesleri esas alınarak “katip”, “kitap”, “mektup” gibi birbiriyle anlam ilgisi olan, fakat her biri farklı bir kavramı karşılayan yeni kelimeler türetilerek, adeta kelime aileleri oluşturulur. Hızla değişen ve gelişen dünyada yeni kavramlar, durumlar ve icatları isimlendirmek için bu şekilde bir yol takip edilir.

Tek heceli olduğu için ek içermeyen Çince gibi dillerde ise, hecelerin değişik şekillerde bir araya getirilmesiyle yeni kavramlar, durumlar ve icatlar isimlendirilmeye çalışılır.

Sondan eklemeli dillerde ise durum farklıdır:

Göz, gözcü, gözlük, gözlükçü...

Türkçe, yeni anlamda kelime yapan ve kelimenin türünü değiştiren yapım ekleri açısından diğer en fazla konuşulan dillere oranla çok daha zengindir. Türkçede yüz yirmi civarında yapım eki vardır. Fakat, yaygın olarak kullanılan yapım eki sayısı seksen civarındadır. Şimdi şu çizelgeye bir göz atalım.

Dillerin sahip oldukları yapım eki sayısına göre karşılaştırılması:

Diller Yapım eki sayısı

1- Türkçe 83

2- Fransızca 62

3- İspanyolca 46

4- Rusça 30

5- İngilizce 28

6- Almanca 23

7- Çince Tek heceli olduğu için ek içermez

Yukarıdaki tablo Türkçe için büyük bir avantajdır.

Bu avantajı anlayabilmek için, dil konusunda Guinness Rekorlar Kitabı’na girmeye hazırlanan, 22’si yaşayan, 9’u ölü klasik diller olmak üzere 31 dili konuşan ve bunlar arasında Türkçeye özel bir önem veren Belçikalı Johan Wandewalle’nin aşağıya aldığımız cümlelerini okumak gerekiyor.

Türkçe satranç gibi

“Türkçenin en hayran olduğum yanı yapısı. Matematik dil yapısı beni büyülüyor. Satranç gibi kuralları az ve istisnasız; ama imkânları sınırsız. Halbuki Batı dillerinde kuralların uygulanabilirliğinin her zaman bir sınırı vardır”
(Hürriyet, 04.03.1988).

Türkçenin matematik kadar düzenli ve istisnasız bir yapıya sahip oluşunu ve yapım eklerinin çokluğu sayesinde yeni kelimeler türeterek yeni kavramları, durumları ve icatları karşılama imkânını, Belçikalı Johan Wandewalle’nin ifadesiyle adeta sınırsızlığını göz önüne alırsak, Türkçenin gücünü ve ifade kabiliyetini belki daha iyi anlayabiliriz. Matematiğin temel kavramlarından ve biraz da ihtimal hesaplarından haberdar olanlar ne demek istediğimi daha iyi anlayacaklardır.

Türkçenin sondan eklemeli bir dil oluşu, matematik dil yapısı ve sahip olduğu yapım eklerinin zenginliği Türkçeye tüm yeni kavramları, durumları, icatları, keşifleri isimlendirecek bir ifade kabiliyeti sağlamaktadır. Onun içindir ki, Belçikalı Johan Wandewalle, “Türkçenin matematik dil yapısı beni büyülüyor. Satranç gibi kuralları az ve istisnasız; ama imkanları sınırsız” şeklinde bir ifade kullanmak mecburiyetinde kalıyor.

Türkçe, matematik gibi bir dil

1961-1962’de ABD Yale Üniversitesi’nde 26 yaşında profesör olarak “Batı dünyasının son 300 yılda yetiştirdiği en genç profesör” unvanına sahip olan Oktay Sinanoğlu, “Türkçe, matematik gibi bir dil” diyerek şöyle devam ediyor:

“Türk dilinin yapısı matematik. Dünya üzerinde böyle bir dil daha yok. Türkçe, matematik gibi bir dil. Bunu ben değil, Alman dilbilimciler söylüyor. Sanki birtakım matematikçiler oturmuşlar, şöyle matematiksel yapısı olan, kuralı düzgün bir dil icat edelim diyerek Türkçeyi bulmuşlar. Halbuki bu dil en az 10 bin senelik.

Şimdi iddia ediyorum ki, eğer Türkçe bilim yapar, yanımıza da bilgisayar teknolojisinin inanılmaz imkanlarını alırsak, matematik gibi olan bu dille harikalar yaratırız”
(Ortadoğu, 08.01.1995).

Nitekim çeşitli bilim adamları ve araştırmacıların Türkçe ile ilgili olarak “Şayet bilgisayar dili İngilizceyi değil de Türkçeyi temel alsaydı, bilgisayar teknolojisi ile yapılacaklara boyut getirilemezdi” şeklinde açıklamalarının zaman zaman çeşitli basın organlarında yer alması, Türkçenin ifade gücünü itiraftan başka bir şey değildir.

Elbette Türkçenin yapısının sağlamlığı ve ifade kabiliyetinin zenginliği hakkında daha birçok şey söylenebilir, yazılabilir. Bu çerçevede ortaya konacak nice örneklerle konu zenginleştirilebilir. Türkçenin matematik yapısından bahis açılarak, ilmi temele oturtulan çalışmalarla, “dil” (Türkçe) ve “matematik” ilişkisi ortaya konarak, bu zengin kaynaktan çağı ve gelecek zamanları kavrayacak ve kapsayacak boyutta bir sistematik oluşturulabilir.

Tabii ki, bunların yapılabilmesi için Türk’ün ifade ettiği manayı derinden kavramış ve Türk gibi Türkçe düşünen bilim adamlarına öncelikli olarak ihtiyaç vardır. İşin özü Atatürk’ün düşünce sistematiğini anlamaktan ve kavramaktan geçer.

Belki de Atatürk’ün “Türk’ün medeni vasfı” derken ifade ettiği ve ulaşmak istediği böyle bir şeydi.

Dil, düşünme ve iletişim

Dil, en genel ve geniş anlamıyla “düşünme” ve “iletişim” için vardır. Bu ihtiyaçlardan doğmuştur. Konuya bu açıdan yaklaşıldığında, insanın bu ihtiyaçlarını karşılayan çeşitli düşünme ve iletişim yolları (diller) karşımıza çıkar.

Bunlardan en bilineni, dünyada konuşulan tüm dillerdir. Türkçeden İngilizceye; Fransızcadan, dünyanın en küçük dili olarak bilinen ve Kamerun-Nijerya sınırında yaşayan (bugünlerde yaşıyorsa 97 yaşında olması gereken) bir kadın tarafından bilinen Bikya diline ve tüm ölü dillere kadar.

İnsanın kullandığı en yaygın ikinci dil “matematik”tir.

Matematik, “pozitif bilim”in, “doğa” ile iletişimin dilidir. Soyutlayabilme, kavram yaratabilme, kavramlarla düşünebilme ve çıkarımlarda bulunabilmektir.

En genel ve geniş anlamıyla meseleye yaklaşıldığında, “müzik” de yerel motifleri yaşar ve yaşatırken, evrensele ulaşabilen bir iletişim aracı, yani “dil” olarak karşımıza çıkmaktadır. “Müziğin dili” ifadesi boşuna değildir.

“Bilgisayar dili” teknolojinin insana sunduğu bir başka dildir.

İnsanoğlunun bugün düşünme ve iletişimde en yaygın olarak kullandığı öncelikli olarak iki dil vardır.

Birincisi Türkçe, İngilizce, Fransızca gibi dünyadaki tüm diller ve matematik.

Türkçe

Türkçenin gücünü ve ifade kabiliyetini ve matematik ilişkisini yukarıda örnekleyerek izah etmiştik.

Bu bölümde konunun bir başka yönüne ele almak istiyorum.

İnsan, kavramlarla, yani kavramların kalıbı, sesle ifadesi olarak nitelenen kelimelerle düşünür. İnsanın düşünce boyutları bildiği ve kullanımına kattığı kavramların-kelimelerin sayısı ile sınırlıdır da denebilir. Bu sebeple düşünce boyutlarının zenginliği için insanın sahip olduğu kavramların-kelimelerin sayısını arttırması temel şartlardandır. Tüm eğitim sistemimizin oturacağı asli temellerden birisinin bu olması gerekirken maalesef ki, mevcut durum hiç de böyle değildir.

Ezbere dayalı mevcut sistem, test mantığının 4 ya da 5 şıkkı arasına sıkıştırılmış genç beyinleri düşünemeyen beyinler olarak yetiştiriyor. Bu da yetmezmiş gibi yazılı ve görsel medya da adeta payına düşeni bir görev gibi algılayarak bu olumsuz tablonun yaygınlaşması için uğraşıyor.

Okumaktan, düşünmekten uzaklaştırılan nesillerin sahip oldukları kavram- kelime sayısı çok sınırlı kalıyor. Dolayısıyla sınırlı sayıdaki kavram-kelime ile de dişe dokunur hiçbir düşünce üretilemiyor.

1997 yılı Kasım ayında gazetelerde TÖMER’in (Türkçe Öğretim Merkezi) bir araştırması, “Türkçe Kitaplarımız Sözcük Fakiri” başlığı altında yayınlandı.

Bu araştırma, çeşitli ülkelerin ilköğretim okullarında okutulan anadili eğitimi kitaplarının karşılaştırılmasıyla yapıldı. Farklı yönleriyle yapılan bu karşılaştırmalarda en dikkat çekici yön şuydu: Anadili eğitimi kitaplarında yer alan birbirinden farklı kelimeler sayılmış ve çeşitli ülkelerin ilköğretim okullarında okutulan anadili eğitimi kitaplarında kullanılan birbirinden farklı kelime sayısı ile ilgili olarak ortaya şu tablo çıkmıştı:

1- ABD 71.681 kavram-kelime

2- Almanya 70.400 kavram-kelime

3- Japonya 44.224 kavram-kelime

4- İtalya 31.762 kavram-kelime

5- Fransa 30.193 kavram-kelime

6- S. Arabistan 13.579 kavram-kelime

7- Türkiye 7.260 kavram-kelime

8- İngiltere 6.511 kavram-kelime

Burada şu şekilde düşünmek gerektiği kanaatindeyim:

Yukarıdaki çizelgede yer alan ülkeler, bugünkü ekonomik, siyasi ve kültürel güçleri bakımından sıralansalar herhalde bu sıralamada pek fazla bir değişiklik olmayacaktır.

Okumayan, düşünmeyen, sorgulamayan, muhakeme edemeyen ve haliyle üretemeyen nesillerin böylesine bir dünyada yerinin ne olacağını yukarıdaki tablo zannederim yeteri kadar anlatıyor.

Matematik

Bu konuyu değerlendirmeye geçmeden önce meselenin tarihi boyutundan bir kesite yer vermek istiyorum.

Katip Çelebi, Mizan-ül Hak adlı eserinde şeyhülislamların ve kadıların sağlıklı kararlar verebilmeleri için matematik-geometri bilmeleri gerektiğine işaret ederek bir örnek verir. Günümüze uyarlayarak anlatmaya çalışayım.

Bir kişi kenar uzunlukları 10’ar metre olan kare şeklindeki bir arsayı bir başka kişiye satmak üzere fiyatta anlaşır. Fakat daha sonra bundan vazgeçerek kenar uzunlukları 5’er metre olan yine kare şeklindeki iki arsayı vermeyi teklif eder. Alıcı ile aralarında ihtilaf çıkar. Mesele hakime (kadı) intikal eder.

Burada hakimin (kadı) geometri bilmesi gerekliliği ortaya çıkıyor. Çünkü, kenar uzunlukları 10’ar metre olan bir arsa yerine, kenar uzunlukları 5’er metre olan iki arsa teklif etmek şeklen mantıklı gibi görünüyor. Yani geometri bilmezseniz. Fakat, işin aslı öyle değil.

Kenar uzunlukları 10’ar metre olan arsanın alanı 100 metrekaredir. (10 çarpı 10=100)

Kenar uzunlukları 5’er metre olan arsanın alanı 25 metrekaredir. (5 çarpı 5=25) Bu şekilde iki arsa verseniz dahi toplam metrekare 50 oluyor. Alıcı muhakkak zarar uğruyor.

Uygulamalarında matematiğe bu hassasiyetle yer veren Türklerin, Osmanlıların son zamanlarında matematikten ne kadar uzaklaştıklarını ve bunun neticesinin ne olduğunu anlatmaya gerek yok.

Oysa, doğayı modelleyen matematiğin amacı, doğayı anlamaya çalışmaktır. Matematik sayesinde, gerçekte olmayan, kafamızda olan bir düşünceyle doğaya olabildiğince yaklaşmaya çalışırız. Doğayı anlamak ve anlamlandırabilmek için matematiği bir araç olarak kullanırız, kullanmalıyız.

Bugün Türkiye’de çocuklarımız tamamen ezbere dayalı bir eğitim sistemi içerisine hapsedilmiş ve muhakemeye, düşünmeye ihtiyaç duymayan sürüler halinde sözde yetiştiriliyor. Bu ezbere dayalı sistem matematiği öğrenmek için şart olan muhakeme gücünü engelliyor, anlamayı da yok ediyor. Bunun neticesidir ki, karşımıza şu tablo çıkıyor.

1998 yılında basında IEA’nın (Uluslararası Eğitim Başarılarını Değerlendirme Kuruluşu) matematik eğitimi ile ilgili olarak yaptığı bir araştırmanın sonuçları yayınlandı.

Bu sonuçlara göre Türkiye matematik eğitiminde dünyada sondan sekizinci. Evet, sondan sekizinci. İster istemez şu soruyu soruyorsunuz:

Nasıl bu kadar kötü olabiliriz?

Görüldüğü gibi Türkçeden sonra ikinci güçlü iletişim aracı olarak sahip olmamız gereken matematikte de çuvalladık.

Bütün bunlar tesadüf mü?

Yazımızın başından itibaren ortaya koyduğumuz belge ve bilgilere göre bu iş tesadüf olamaz. Konunun izahı için, elbette millet olarak kendisinin ve sahip olduklarının değerini bilememe, ihmallerimiz, yanlış tercihler ve benzeri gibi gerekçeler bulunabilir. Fakat tüm bunlar bütünüyle izah için yetersiz kalıyor. Küresel emperyalizmin bilhassa son 200 yıldır bu konudaki bilinçli çalışmalarını yabana atmamak gerekiyor. Her neyse, bu ayrı bir bahis.

Bütün dünya dilcilerinin övdüğü Türkçe gibi matematik yapısıyla üstünlüğünü kabul ettiren bir dilin, bir aracın sahibi olacaksın ve netice bu olacak. O aracın üstün üretim kapasitesi ve ifade kabiliyetini dumura uğratarak; Türk’ ü, çağın idrakine uygun söyleyiş ve düşünüşlerin uzağına düşüreceksin. İşte Türk’ün üzerindeki en büyük küresel oyun budur.

Atatürk bu oyunu fark etmiş ve bu oyunu bozarak Türk’ün tekrar şahlanışının imkan ve şartlarını hazırlamaya çalışmıştır.

Bütünüyle bir dahi olan Atatürk, hemen her sahada Türk’ün tekrar şahlanışının imkan ve şartlarını oluşturabilmek için bir Türk aşığı olarak olağanüstü gayretiyle tüm mazlum milletlere de örnek olmuştur.

Atatürk ve matematik

Burada bu gayretin konumuz ile ilgili bir yönüne, yani matematiğe işaret edeceğim.

Atatürk’ün Türkçe ile ilgili hassasiyetine ve bu konudaki çalışmalarına yukarıda kısaca değinmiştik.

Atatürk ve matematik ilişkisine gelince...

Atatürk’ün hayatında baştan sona matematik vardır. Selânik Askeri Rüştiyesi’nde öğrenci iken matematik öğretmeni Yüzbaşı Mustafa Efendi’nin, Atatürk’ün matematik dehası karşısında O’na Kemâl adını vermesi belki de bu durumun ilk göstergesidir.

Girdiği tüm savaşlardaki yenilmezliğinin arkasında yatan matematik dehasını yok farz edebilir misiniz?

Detaya girmeden şu bilgiyi eklemem, zannederim konunun kavranması için yeterli olacaktır.

Atatürk, ölümünden bir buçuk yıl kadar önce 1936-1937 yılları kış aylarında kendi eliyle Geometri adlı bir kitap yazmıştır. Bu kitap ilk kez 1937 yılında geometri öğretenlere, bu konuda kitap yazacaklara kılavuz olarak Kültür Bakanlığı’nca yayınlanmıştır. Atatürk, bu kitaptaki yeni matematik terimlerinin tümünü türetmiştir.

Atatürk’ün bir imparatorluğun külleri üzerinde inşa ettiği genç Türkiye Cumhuriyeti’nde yapacak başka işi yok muydu?

Niçin dille, yani Türkçeyle uğraşıyordu? Niçin matematik ile uğraşıyordu?

Umarım bu sorudaki hedefi ve manayı kavrayan Türk’e aşık yöneticiler ve bilim adamları, Atatürk’ün bıraktığı noktadan başlayarak Türk’ün yeniden şahlanışının mimarı olurlar.

Halil GÜR

YORUMLAR

  • 0 Yorum