İbrahim ÇİTİL
Amsterdam’ın tarihi Jordaan semtinde yürürken bazen insan kendisini yalnızca bir Avrupa şehrinde değil, yüzyılların iç içe geçtiği büyük bir tarihin içinde hissediyor. Dar sokaklar, eski evler, kanallar ve taş duvarlar arasında dolaşırken, beklenmedik bir anda karşınıza çıkan bir detay sizi yüzlerce yıl öncesine götürebiliyor.
İşte bunlardan biri de Türk vatandaşları arasında “Padişah Kapısı” olarak bilinen “De Turksche Keizerspoort”.
Amsterdam Fatih Camii’nin karşısındaki Hazenstraat üzerinde bulunan bu tarihi yapı, kapısındaki ay-yıldız motifi ve üzerinde yer alan “De Turksche Keizerspoort” yazısıyla ilk bakışta dikkat çekiyor. Ancak bu yapı yalnızca mimari bir unsur değil; Osmanlı İmparatorluğu ile Hollanda arasında dört yüz yılı aşan ilişkilerin sessiz bir tanığı olarak da karşımızda duruyor.
Bu hikâye aslında sadece bir kapının hikâyesi değil. Diplomasiyle başlayan, ticaretle büyüyen, göçle şekillenen ve insan emeğiyle derinleşen ortak bir geçmişin hikâyesi.
Hollanda’ya Ayak Basan İlk Türk: Ömer Ağa
Türk-Hollanda ilişkilerinin temelleri 17. yüzyılın başlarında atıldı. Hollanda’nın 1612 yılında İstanbul’a gönderdiği ilk elçisi Cornelis Haga’nın Osmanlı Devleti ile diplomatik ve ticari ilişkiler kurmasının ardından Osmanlı yönetimi de yeni müttefikini yakından tanımak istedi.
Bu görev için Kaptan-ı Derya Halil Paşa’nın güvendiği isimlerden biri olan Ömer Ağa görevlendirildi. Tarihi kayıtlara göre Ömer Ağa, 1614 yılında resmî bir heyetle Hollanda’ya giderek kayıtlara geçen ilk Türk olarak ülkeye ayak bastı. Beraberinde Akdeniz’de korsanların elinden kurtarılan Hollandalı esirleri de getiren Osmanlı temsilcisi, dönemin yöneticileri tarafından büyük bir törenle karşılandı.
Sadrazam’ın mektubunu devlet yetkililerine takdim eden Ömer Ağa, Hollanda’nın siyasi ve askerî yapısına ilişkin gözlemlerde bulundu. Tarihçiler, bu ziyaretin iki ülke arasındaki dostluğun gelişmesine katkı sağladığını ve ilerleyen yıllarda ticari ilişkilerin güçlenmesine zemin hazırladığını belirtiyor. Bugün geriye dönüp baktığımızda, dört asırlık dostluğun ilk adımlarından birinin bu ziyaret olduğunu görüyoruz.
Padişah Kapısı ve Osmanlı’nın Amsterdam’daki Sessiz İzleri
Yüzyıllar sonra Amsterdam’ın Jordaan semtinde inşa edilen “De Turksche Keizerspoort”, Osmanlı ile Hollanda arasındaki tarihsel bağların mimariye yansımış sembollerinden biri olarak kabul ediliyor.
1893 yılında inşa edilen yapı, dönemin Avrupa mimarisinde etkili olan Oryantalist akımın izlerini taşıyor. Kapı üzerindeki ay-yıldız motifi ve Osmanlı’yı çağrıştıran süslemeler, Amsterdam’ın dünya ile kurduğu ticari ilişkilerin sembolik bir yansıması olarak değerlendiriliyor.
Bugün özel mülkiyet olarak kullanılan yapı, önünden geçenlere çok şey anlatmasa da dikkatli bakanlar için yüzyılların hikâyesini fısıldamaya devam ediyor.
Türklerin Hollanda Hikâyesi Sanılandan Çok Daha Eski
Hollanda’daki Türk varlığı çoğu zaman 1960’lı yıllarda başlayan işçi göçüyle anlatılır. Oysa tarihi kayıtlar bunun çok daha eskiye dayandığını gösteriyor.
Bunun önemli örneklerinden biri de Mehmet Ali Bulut ve ailesidir.
1953 yılında eğitim sistemlerini incelemek amacıyla Amsterdam’a gelen Mehmet Ali Bulut, ailesiyle birlikte Amsterdam-Oost bölgesindeki Eerste Atjehstraat’ta yaşamaya başlıyor.
Bu hikâye bize Hollanda’ya gelen ilk Türklerin yalnızca işçilerden oluşmadığını gösteriyor. Öğrenciler, eğitimciler, araştırmacılar ve aydınlar da bu göç tarihinin önemli parçalarıydı.
Amsterdam’ın Sanayi Yıllarında Türk İşçileri
1964 yılında Türkiye ile Hollanda arasında imzalanan iş gücü anlaşmasının ardından Amsterdam’a gelen Türk işçilerinin sayısı hızla artıyor.
Kayıtlara göre 1960 öncesinde Hollanda’da yaşayan Türklerin sayısı 21 kişiyi geçmiyordu.
İş gücü anlaşmasına dönemin Çalışma Bakanı Bülent Ecevit de katılmıştı. İmza törenine katılan İbrahim Görmez ise yıllar sonra yaptığımız bir röportajda o tarihi günü tüm ayrıntılarıyla anlatmıştı.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında hızla büyüyen Hollanda ekonomisinin ihtiyaç duyduğu iş gücünü karşılayan Türk işçileri, özellikle Amsterdam-Noord bölgesindeki sanayi tesislerinde çalışmaya başladılar.
NDSM Gemi Tersanesi’nde Alın Teri
Amsterdam-Noord’daki NDSM Gemi Tersanesi, dönemin en büyük gemi inşa merkezlerinden biriydi.
Türk işçileri burada kaynak, raspa, döküm ve pas temizleme gibi son derece ağır işlerde çalıştılar. Sert hava koşullarına ve uzun çalışma saatlerine rağmen gösterdikleri özveri, Hollanda sanayisinin büyümesinde önemli rol oynadı.
Bugün kültür ve sanat merkezi olarak kullanılan NDSM alanında dolaşırken, o devasa yapıların arkasında binlerce göçmenin emeğinin bulunduğunu hatırlamak gerekiyor.
Ford Fabrikasındaki Türk Emeği
Amsterdam Limanı yakınlarındaki Ford montaj fabrikası da Türk işçilerinin yoğun olarak çalıştığı merkezlerden biriydi.
Rahmetli babam da Ford Fabrikası’nın üretim bantlarında çalışan Türk işçilerinden biriydi.
Dönemin popüler otomobillerinin üretiminde Türk işçileri önemli görevler üstlendiler. Fabrikanın 1980’li yılların başında kapanması ise yüzlerce Türk ailesi için ekonomik açıdan zorlu bir dönemin başlangıcı oldu.
Bu nedenle Ford’un hikâyesi yalnızca bir fabrikanın değil, aynı zamanda bir neslin hayat mücadelesinin de hikâyesidir.
Atatürk Kampı: Amsterdam’daki Küçük Türkiye
1964 yılında başlayan işçi göçünün ardından Amsterdam’da barınma sorunu ortaya çıkınca, Amsterdam Belediyesi ve NDSM Gemi Tersanesi ortak bir çözüm geliştirdiler.
Resmî kayıtlarda Woonoord Atatürk olarak geçen, halk arasında ise Atatürk Kampı olarak bilinen yerleşke bu şekilde kuruldu.
Büyüklerimizin anlattıklarına göre, 1965-1966 yıllarında Amsterdam-Noord’daki Klaprozenweg üzerinde kurulan kamp, 34 prefabrik ahşap barakadan oluşuyordu. Her barakada sekiz işçi kalıyor, ortak yaşam alanları kullanılıyordu.
Zamanla kampın büyük çoğunluğunu Türk işçiler oluşturunca duvarlara Atatürk fotoğrafları asıldı ve yerleşke “Atatürk Kampı” adıyla anılmaya başlandı. Kampın ortasına yerleştirilen Atatürk büstü de bu kimliği güçlendirdi.
Burası yalnızca bir konaklama alanı değildi. Mescidi, kantini, kütüphanesi ve ortak yaşam alanlarıyla adeta küçük bir Türkiye’yi andırıyordu.
Akşamları Türkiye’den gelen mektuplar okunur, türküler söylenir, memleket hasreti birlikte paylaşılırdı. Hafta sonlarında Türk filmleri izlenir, insanlar birbirlerine tutunarak gurbetin yükünü hafifletmeye çalışırlardı.
Ailelerin Gelişi ve Yeni Bir Hayat
1970’li yılların ortalarında aile birleşimi yasalarıyla birlikte Türk işçiler eşlerini ve çocuklarını Amsterdam’a getirmeye başladılar.
Bu gelişmeyle birlikte kamp sistemi işlevini yitirdi ve 1978 yılında Atatürk Kampı kapatıldı. Fiziksel yapısı ortadan kalksa da hafızası yaşamaya devam etti.
Amsterdam’daki Türklerin girişimleri sonucunda bölgeye bir Atatürk anıtı dikildi. Türkiye’nin millî ve resmî günlerinde vatandaşlarımız burada bir araya geliyor, konuşmalar yapılıyor ve kuruluşlar günün anısına çelenk bırakıyorlar.
Fatih Camii ve Bugüne Ulaşan Hikâye
Amsterdam’ın merkezinde bulunan Fatih Camii, birinci nesil Türkler tarafından 1981 yılında satın alınarak camiye dönüştürüldü. Bu yapı, göçün geçici bir işçilik hikâyesi olmadığını; kalıcı bir toplumsal varlığa dönüştüğünü gösteren önemli simgelerden biri oldu.
Bugün Fatih Camii yalnızca bir ibadet mekânı değil, aynı zamanda Amsterdam’daki Türk toplumunun hafıza ve buluşma noktalarından biri olarak hem Müslümanlar hem de turistler tarafından ziyaret ediliyor.
Ben de bu şehrin içinde dolaşırken, özellikle Fatih Camii’ne her gidişimde zihnimde aynı köprü kuruluyor.
Padişah Kapısı’nın bulunduğu eski sokaklarla bugünün Amsterdam’ı arasında görünmeyen bir bağ kurmaya çalışıyorum.
Geçmişi anlamaya çalışırken o sokaklarda yürümüş tüccarları, Osmanlı paşalarını, diplomatik heyetleri ve yıllar sonra aynı şehirde alın teri döken işçileri düşünmeden edemiyorum.
Hangi izlerin kaldığını, hangi hikâyelerin taşlara işlendiğini ve hangi insanların bu şehre anlam kattığını hayal ediyorum.
Dört Asırlık Ortak Tarihin Yaşayan Şehri
Ömer Ağa’nın 1614 yılındaki diplomatik ziyaretinden De Turksche Keizerspoort’un mimari mirasına, Mehmet Ali Bulut ailesinin erken dönem yerleşiminden NDSM ve Ford işçilerinin emek mücadelesine, Atatürk Kampı’nın dayanışma ruhundan Fatih Camii’nin günümüzdeki rolüne kadar uzanan bu hikâye, Hollanda’daki Türk varlığının sanılandan çok daha derin ve çok katmanlı olduğunu gösteriyor.
Amsterdam bugün yalnızca bir Avrupa başkenti değil.
Aynı zamanda dört asırlık dostluğun, emeğin, göçün ve kültürel etkileşimin yaşayan sahnesi olmaya devam ediyor.
Ve bazen bir şehrin tarihini anlamak için büyük meydanlara değil, bir kapının üzerindeki ay-yıldıza bakmak yeterli oluyor.
Yorumlar
Kalan Karakter: